Hanya Konya / Yildiz Karagöz

0
1.234 views
Bugün yine çocukluk günlerime gitti benliğim. Bana yabancı olan bir kültürün eğitim kurumlarında, etrafımda olup bitenleri anlamaya çalıştığım o yıllara… Anamı özümde iliklerime kadar hissettiğim; ama dilini tam kavrayamadan, başka bir dilin eğitimine koyulduğum, o darboğaz edilmiş günlerime…

İlk alfabede, ‘’Türk övün, çalış, güven, En büyük Türk, Ne mutlu Türküm diyene!’’ sonra, ‘’Türküm, doğruyum, çalışkanım, ya da bir Türk dünyaya bedeldir!

Oysa köyümde başaklara karışmış gelincikler arasında koşarken,  yaylalardan gelen çoban kaval sesini dinlerdim. Rüzgâra doğru koşarken söylediğim tekerlemeler de anamın dilindendi. Uçsuz bucaksız bozkırlarda bir biz vardık. Başka hiç kimseler yoktu sanki.

Sonra Konya’ya göç ettiğimizde gördük Hanya’yı Konya’yı! Her şey çok yabancıydı. Dahası, hiçbir şeyin sahibi değil gibiydik. Bizi sempatik bulup sevseler de Kürt olduğumuz için, bazen acıyarak bazen de küçümseyerek Konya’da yaşayabilmeyi öğretiyorlardı bize. Öyle ki nasıl banyo edilir, onu bile en ince ayrıntılarına kadar anlattıklarında, ‘yok vallahi biz sizden daha iyi banyo yapıyoruz.’’ dedim. “Çünkü siz gövdenizden başlayarak yıkanıyorsunuz; biz başımızdan yıkanmaya başlarız.” Annem bakır kaplarını satıp yerine alüminyum ve plastiklerini almıştı. Yünle örülmüş çorapların yerini de naylon fabrika çorapları almıştı hemen. Yine de Ayşe Şan’ı, Kürt Remzi’yi, ninemin o orijinal hikâyelerini, anılarını, aşklarını dinledim. Amcamın güç veren öyküleriyle öykülendim.

Düğünlerimizde çektiğimiz halaylara, okulda “Türk folkloru” deniyordu. Kılamlarımız Türkçe söylenirken allak bullak oluyordum. Büyük bir heyecanla, ‘’hey lori,  lori’’diye dilâna duruyordum. Topuklarımı sınıfımın beton zeminine daha sert vurarak; ninemin imece usulü çalıştığı işleri bitirdiğinde, nasıl da sevgilisinin elini tutarak halay çektiğini düşünerek halay çekiyordum.  Oynadığım oyunun duygusunu özümde hissederek…  Çünkü ben dilândım, dilân da ben.

Öğretmenlerimiz bizlere Türklüğü aşılamanın gururunu yaşarken;  ben ise folklor derslerinde halay çekerken bir Kürd olurdum. Bana aşılanan kültürü ve beni sarmalayan yabani dalları, özümden gelen kokuyla canlandırırdım. O zamanlar henüz bilmezdim Şeyh Sait’i, Seyit Rıza’yı, Zilan ve Dersim’i; yine de köklerimi,  ana köklerime bağlayarak büyüdüm.

Bahardı, okulun bahçesinde çocuklar koşuşuyorlardı. Ben ve kardeşlerim temkinliydik. Hayatımız boyunca kurtulamadık bu temkinliğimizden. Oynarken bile ağır aksak, adımlarımızı hesaplı atmak zorundaydık. Tarif edemediğimiz bir çekingenlik içindeydik.  Çünkü kendi bahçemizde değil, üvey annemizin bahçesinde oynuyor gibiydik. Kınanıp horlanmamak için hata yapmaktan çekiniyorduk. Böylesi günlerin birinde, bir çocuk koşarken kardeşime çarpıp, onu yere düşürdü. Ben kardeşimi içim burkularak yerden kaldırırken; O, ’’Özür dilerim.’’ demişti. İlk defa duyduğum bir kelimeydi. Bize küfredildiğini sanmış, “Bir de utanmadan küfrediyorsun!” diye çocuğa öfkelenmiştim.  Çocuk, daha çok özür diliyor ve ben daha çok kızıp hırslanıyordum. Annemden daha Kürtçe özür dilemek nedir öğrenmeden Türkçesini nasıl bilebilirdim ki… Bir de, eksik anladığım dili, ancak yılsonunda kavrayabildiğimden, ana dilimi değil de öğrenmek zorunda olduğum dili eksik bildiğim için utanç duyuyordum. Çünkü Türkçeyi iyi bellemek zorundaydık.

Akşam evime döndüğümde ne kadar da rahat ve mutluydum. Ama neden dışarıda Kürtçe konuştuğumuzda utanmak zorunda olduğumuzu bir türlü anlayamıyordum. Kendi içimizde utanmadığımız bir şeyi, dışarda utanç kaynağı eden neydi, onu kavramaya çalışıyordum. İlerleyen yıllarda bilincim geliştikçe sorularım da derinleşip büyüyordu. Ama her zaman cevabı olmayan sorular çoğalıp büyüyordu kafamda. Bir gün, Kürt nedir, kimdir sorusuna cevap bulabilmek için Türkçe sözlüğe başvurdum. Sonuç! Malum: Kart-Kurt hikâyesiydi…

Şu anda İsviçre’de göçmen olarak yaşıyorum. Buraya ilk geldiğim gün İsviçreli yetkililer ‘’Kaç dil biliyorsun?’’ diye sorduklarında, ‘’Kürtçe, Türkçe ve biraz da İngilizce biliyorum’’ demiştim. Tüm bu dilleri hem okuyup hem de yazabiliyor musun?’’  diye sorduklarında ise, anadilimi sonradan geliştirdim ve sadece konuşabiliyorum.’’ dedim. Resmi kayıtlara, ‘’Kürtçeyi oral olarak konuşabiliyor’’ diye kaydettiklerini görünce şaşkınlıktan gözlerim yaşardı. Hayatımda ilk defa anadilim ve kültürüm önemsenmişti. Hem de göçmen olduğum bir ülkede.

Kendi ülkemde Kürtçe ilkel bir dildir; eğitim dili olamaz denirken, yabancı olduğum İsviçre’de kimliğime duyulan saygı beni sevindirip mutlu etmiyor elbette. Ülkemde hâlâ dilim ve kültürüm kabul edilmiyor iken, beşikteki bebek bile terörist sayılıp kırımdan geçirilirken, cesetlerin bile gömülemediği ve buzluklarda bekletildiği yerde, anaların çığlıkları gökleri delerken, burada kültürümün ve dilimin önemsenmesi beni daha çok yaralıyor. Kendi ülkelerinde insani haklarımızı bize yaşatmaya çalışan Avrupa ülkelerini de sorgulamadan edemiyorum.  Dünyanın Kürt kıyımına sessiz kalması; çığlıklarımızın kahredici bir sessizlikle bastırılması değil de, nedir?

 

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments