SEYHAN OTELİ

0
213 views

’’ Öykü ’’

SEYHAN OTELİ

    Harun’un doğduğu ev  biraz köyün dışında olup  3-5 evden oluşan ve diğer köylüler tarafından  ’’ Yayla ’’ olarak bilinen bir yerde bulunuyordu.   

  Harun’un doğduğu 1963 yılı ilkbaharında, insanın beline kadar gelen çayırlar çıkmış  ve köylüler aynı şekilde oldukça iyi olan tarlalarının bereketinden oldukça memnun kalmışlardı.

  O yıllarda daha ‘’ ziraat tarımı ‘’ başlamamış ve köyde  ’’ Selektor ’’ denilen ve buğdayın zehirli DDT ile işlenme işinin halen daha yapılmadığı o yıllarda çok sayıda kuş çeşidi ve bilhassa köyün etrafında envaye çeşit çayır ve çiçekler açmış bulunuyordu.     

  Harun’un babası sürekli olarak kendi köylüleri olan  ’’ Raco’nun ’’,  katırını  yayladaki çeşmenin yanıbaşına kadar getirip katırın yarı beline kadar gelen ve nerdeyse otların içerisinde kaybolmasını herzaman heyacanla etrafına anlatırdı.

  Sürekli buz gibi akan suyu ile ve sadece suyun aktığı uç kısmına metal bir boru takılmış halde sürekli akan doğal çeşme, bu köy buraya yerleşmeden önce burada yaşamış bulunan ’’ Rumlar ’’ tarafından doğal taşlar döşenerek  yapılmıştı.

  Bu çeşmenin suyu  kuzey tarafında komşu ’’ Xelikan’’ köyünün yaylası olan ’’ Giri Koce’den ’’ akıp geliyordu.

  Harun’un doğduğu yıl, babasının ve hemen komşuları olan amcasının ve diğer köylülerin çok sayıda koyunları vardı ve elde ettikleri sütleri her yaz geçici olarak köyde faaliyet gösteren   ’’ Mandra’ ya ’’ satıyorlardı.

  Kadınlar tarafından sağılan sütler  bu mandra da işlenip peynir haline getirilip satmak için şehre götürülüyordu. Türk olan Mandranın sahibi her ilkbahar da köye gelir ve koyun sahibi olan köylülere kredi verir ve bu parayla köylüler şehre gidip her türlü ihtiyaçlarını karşılarlardı.

  O yıl, Harun’un babasının koyunlarını çobanları ’’ Omari Huskele ’’ ile ’’ Sili Xalle ’’ güdüyorlardı ve yine komşu Türk  olan ’’ Kozanlı ’’ kasabasından ’’ Fevzi Çakmak ’’ ta çoban olarak babasının ve amcasının koyunlarını güdüyordu.

   Harun, cin gibi bir çocuk olup yusyuvarlak, simsiyah ve fıldır fıldır dönen gözleri ile oldukça annesine benziyordu.

  Oldukça zeki olan Harun, ilkokul da oldukça başarılı olmasına rağmen okul sonrası o bir türlü bitmek bilmeyen evin işleri ile de uğraşıp duruyordu.

  Koyunlar, kuzular, inekler, tavuklar ve hasat zamanı ise o zor olan sap-saman işleri onun ve diğer kardeşlerinin hiç bitmiyen kabusu olmuştu.

  İlkokul birinci sınıfa gidene kadar bir tek kelime türkçe bile bimeyen Harun çok hızlı bir şekilde türkçe öğrenmeye başlamıştı.

  Harun’un annesi hiç türkçe bilmemesine rağmen, babası ise türkçeyi ancak askerde derdini anlatabilecek kadar öğrenebilmişti.

Harun’un daha ilkokula başlamasının üstünden birkaç ay geçmemişti ki, amcası ’’ Yaho ’’ aniden hastalanmış ve Ankara’da hastaneye kaldırılmış ve yapılan teşhis sonucu verem olduğu anlaşılmıştı.

Daha sonra, Ankara Senatoryum’una yatırılmış ve verem tedavi süreci başlatılmıştı. Harun’un babası, abisini Ankara da ziyarete gitmek için hazırlıklarını yapmaya başlamıştı.

  Harun’un nerden aklına gelmişse babası ile birlikte Ankara ya gitmek istemişti. En sonunda, Harun’un ağlama ve sızlamaları babasını yumuşatmış ve onunla birlikte Ankara ya gitmesine razı olmuştu.

  Sabah erkenden yola çıkarak önce at arabası ile  ’’ Ömeranlı ’’  ya, oradanda otobüse binerek Ankara ya doğru yola koyuldular.

  Harun, yol boyunca otobüs tuttuğu için içi bulanmış ve yer yer uykuya dalarak  babası ile hemen hemen öğlen sıralarında  Ankara ya varmışlardı.

  İlk önce, tüm diğer köylü hemşerilerinin  yaptığı gibi, İtfaiye meydanı cıvarında buluna ’’ Seyhan ’’ oteline giderek o gece kalacakları bir oda kiraladılar.

  Babası, ertesi sabah erkenden abisinin ziyaretine gitmeyi planlıyordu. Akşama doğru hemen yakınlardaki bir lokantaya giderek karınlarını doyurdular.

  Hayatında ilk defa bir şehre gelmiş ve bir lokantada yemek yiyen Harun, etrafına meraklı gözlerle bakıyor ve bu gördüklerine bir anlam vermeye çalışıyordu.

  O geceyi otelde geçirdiler ve sabah erkenden uyanarak bir çorbacıya giderek karınlarını doyurarak otele geri döndüler.

   Babası, verem hastalığının bulaşıcı olabileceği söylentilerini duymuş ve bu nedenle oğlu Harun’u  abisinin kaldığı senatoryuma götürmeye pek istekli değildi.

  Baba, otel çalışanına oğluna göz kulak olmasını sıkı sıkı tembih ederek abisini ziyaret etmek için yola koyuldu.

  Küçük Harun babası gittikten sonra otel müşterilerinin oturup zaman geçirdikleri bekleme odasında bir süre oturup zaman geçirmeye çalıştı.

  Ancak bir süre sonra oldukça canı sıkılan küçük Harun ayağa kalkıp etrafta ufak ufak gezinmeye başladı. Resepsiyon da duran görevlinin bir anlık dikkatsizliğini fırsat bilen Harun, otelin kapısından biraz daha uzaklaşarak etrafı dolaşmaya başladı.

   Birkaç dakika sonra otelin bulunduğu sokaktan çıkıp başka bir sokağa girdiğini farkeden Harun, telaşa kapılarak umutsuzca oteli aramaya başladı.

  Harun’un bu çaresiz bir şekilde ordan oraya dolaşmasını  gören ve dükkanının önünde oturmakta ve çay içmekte olan  ’’ Fırıncı ’’ küçük çocuğu bir el hareketi ile yanına çağırdı.       

 Fırıncının yanına boynu bükük bir şekilde gelen Harun, fırıncının türkçe olarak sorduğu sorularına bir cevap veremiyor öyle sessiz sessiz durarak fırıncıya bakıyordu.

   Bu durumdan pek bir şey anlamayan fırıncı, küçük çocuğu az ötede bulunan ve fazla uzakta olmayan   ’’ Gençlik Parkı ’’ nın ana giriş kapısının hemen yanında bulunan Polis karakoluna götürüp çocuğu onlara teslim etti

  Polis karakoluna getirilen Harun, hayatında ilk defa gördüğü Polislerden oldukça korkmuştu. Polis komiseri oldukça babacan ve sıcak bir ses tonuyla Harun’un sandalyaye oturmasını söyledi.

  Bu söylenenlerden bir şey anlamayan Harun, durduğu yerden öyle boş boş komisere bakıp duruyordu. Polis komiseri, ismini ve niçin bu saatlerde yanlız dolaştığını sordu Harun’a;

  Komiser’in bu türkçe konuşmalarını bir türlü anlamayan Harun, gayri ihtiyari bir şekilde  kaldıkları otelin ismini hatırlamaya çalışarak,’’ Sey… sey… sey…’’ gibi sesler çıkarmaya başladı.

  Bu sözleri duyan komiser, küçük çocuğun ’’ Seyran bağları ’’ demek istediğini zanederek küçük çocuğu derhal Seyran bağları mahallesi muhtarlığına götürmelerini emretti.

  Ulus semtinde bulunan Gençlik parkından fazla uzakta olmayan ve tamamen gecekondu semti olan Seyran bağları semt muhtarlığına giden polisler Harun hakkında bilgi alıp kimlik tespiti yapmaya çalıştılar.

   Harun hakkında herhangi bir bilgi alamayan polisler, küçük çocuğu tekrar karakola getirmek zorunda kaldılar. Polis komiseri konuyu bir süre diğer polisler ile müzakere ettikten sonra küçük çocuğun, belkide ’’ Çinçin bağları ’’ demek istediğini düşündü.

  Zaten biraz fazlaca esmer olan Harun’un ’’ Roman’ların ‘’  yoğun olarak yaşadıklar ” Çinçin bağları’’ semtinde oturma ihtimalini gözönüne alan komiser küçük çocuğu o semte götürmelerini emretti.

  Tüm bunlar olup biterken, otel çalışanının çocuğun ortalıktan kaybolmasını farketmesinden  sonra şöyle göstermelik bir şekilde etrafı kontrol etmesi bir işe yaramamıştı.

   Bir süre sonra otele geri dönen baba, oğlunun ortadan kaybolmasından otel görevlisini sorumlu tutarak ona şiddetli bir şekilde çıkıştıktan  sonra dışarı çıkarak etrafta aranmaya başladı.

  Bir süre dolanan baba daha sonra çevredeki dükkanlara girerek oğlu hakkında bilgi toplamaya çalıştı.

  Otelin karşı köşesinde bulunan kahvehanenin yanında bulunan berber dükkanına giren baba oğlunu görüp görmediklerini sordu , Berber; 

– babanın buralarda dolanıp duracağına hemen Gençlik parkını giriş kapısının yanındaki Polis karakoluna gitmesini tavsiye etti.

  Hemen hızlı bir şekilde polis karakoluna yönelen baba birkaç dakika sonra karakola varmıştı.

  Karakol da oğlunun kaybolduğunu belirten baba,hemen komiser tarafından odasına alındı.   Babanın anlatımlarından, biraz önce Çinçin bağları semtine gönderdiği küçük çocuğun bu babanın kaybolan çocuğu olduğuna kanaat getirdi.

  Hemen telsizden çocuğu götürmüş bulunan polisleri geri çağırdı. Birkaç dakika sonra komiser ve baba karakolun önüne çıkarak çocuğun gelmesini beklediler. Fazla zaman geçmeden gidenler geri döndüler.

  İki polis arasında arabadan inip karşısında babasını gören küçük Harun hıçkırıklar içerisinde ağlayarak babasına doğru koşmaya başladı. Küçük Harun babasına yaklaştığında

– ’’ Babooo, baboo ’’ derken, aynı anda babası ise;

–  ’’ Lo lawe min, tu çuyi kudar e ? ’’ .

   Baba ve oğlunun bu kürtçe konuşmalarını duyan ve şiddetle tepki gösteren Komiser gayri ihtiyari olarak onlara dönüp;

   – Vatandaş vatandaş, türkçe konuş diye bağırırken bir taraftan da fazla uzakta olmayan ve çıplak gözle görülebilen Atatürkün heykeline doğru parmağını doğrultarak;

   – Bu memlekette ne insanlar var yaw, ne yazıkki halen türkçe konuşamayan insanlar varmış.

  Baba ve oğul ise bu söylenen sözlere hiç bir anlam veremediler ve Seyhan oteline doğru yürümeye başladılar.

  Daha sonra babasından Komiserin bu söylediği sözlerin ne anlama geldiğini öğrenen Harun, daha sonraki yaşamında ve kişiliğinin gelişiminde hep bu sözlerin etkisinde kaldı.

  İlkokul sürecinde Harun’un zekiliği ve çalışkanlığı, ’’ Hasan eğitmenin’’  dikkatinden kaçmamış ve bu çocuğun eğitimine devam etmesi için sürekli olarak babasına baskı yapıyordu.

   Babası ise, ev işlerinin yoğunluğundan ve işleri yapacak birisinin eksilmesine pek niyetli değildi, fakat en sonunda eğitmenin bu ısrarlarına dayanamayıp Harun’un eğitimine devam etmesini kabul etmek zorunda kalmıştı.

  Yine, Harun’un kuzeni olan Hatice’nin de çok zeki olması ’’ Hasan eğitmenin ’’ ve diğer öğretmenlerin dikkatini çekmiş ve onun da eğitimine devam etmesini istemelerine rağmen dedesi tarafından kız çocuğu olduğu için ortaokula gönderilmemişti.

   Öte yandan Harun’un dedesi aşırı dindar olduğu için ve daha önce diğer torunu Mehmet’in Erzurum (Karaköse)’de medreseye gitmesine vesile olmuş ve daha sonra Mehmed’in birkaç yıl sonra hastalanıp tekrar köye dönmesiyle bu medrese işi tam dedesinin istediği gibi sonuçlanmamıştı.

   Bundan dolayı, Harun’un dedesi onun da bu medreseye giderek bir din adamı olmasında çok ısrar ediyordu.

   Bu medrese fikri ise, daha önce Ağrı isyanı sonrası köylerine sürgün olarak sürülen Nurettin’in tavsiyesi üzerine gündeme gelmişti.

  Erzurum’a bağlı Hınıs kazasın da  bulunan medrese, aslında cumhuriyet sonrası tüm medreselerin yasaklanmalarına  rağmen halen bilinçli bir şekilde açık tutulmuş ve bu bölgede halkın bu medreselere gitmelerine bazı siyasi taktik nedenlerle göz yumulmuştu.

  Bu medreselerde daha önce tüm eğitimlerin Kürtçe ve Arapça yapılmış olmalarına  rağmen Cumhuriyet sonrası sadece Türkçe ve Arapça eğitim yapılmasına izni  verilmişti.  

  Böylece bu medreselerden, Türkİslam ideolojisi ile donatılmış  din adamları yetiştirilmek amaçlanmıştı.

  Nitekim bu bölgedeki medreselerde daha önceleri çok sayıda kürt kimliğini savunan ve bu yönde halkı etkileyen din adamının yetişmesi göze batıyordu.

   Dedesinin tüm bu ısrarlarına karşın, hem pilot ve hem de asker olmasına rağmen askerliğini köyde öğretmenlik yapmakta olan ’’ Artur öğretmen ’’  Harun’un askeri okula gitmesi yönünde babasına sürekli baskı yapıyordu.

  Yine aynı yıllarda köyün ilkokulunda askerlik yapmakta olan sinema artisti ’’ Göksal Arsoy ’’  da aynı şekilde bu yönde ısrarlarını dile getiriyordu.

  Nihayet ilkokul bittiğinde, askeri okul projesi rafa kaldırılarak o yıl askerliğini bitirip köye dönen kuzeni Mehmet abisinin bir Fort Transit dolmuş alması üzerine Kulu’da ki ortaokul’a başladı.

   Orta okulu da başarıyla bitiren Harun askeri okula gitme hevesini halen kaybetmemişti.   

  Kulu askerlik şubesine giderek; askeri okula’’  imtihana giriş formu ‘’ alıp dolduran Harun, doldurduğu formları yine şubeye iade ederek cevabını beklemeye başladı.

  Formu iade ettikten birkaç hafta sonra, Ankara’dan ön imtihana katılmaya çağrıldı.  

  İmtihan için Ankara’ya  giden Harun ve babası, yine yıllar önce kaldıkları Seyhan Otelinde kalmışlardı.

  O yıllarda nasıl kaybolduğunu hatırlayarak, babasıyla  tatlı tatlı anılarını tazeledi o gün.

  Ankara’da girdiği yazılı ön imtihanda, oldukça yüksek puan alıp hemen ertesi gün yapılacak olan sözlü mülakata çağrıldı.

Sözlü mülakatta, biraz aşırı esmerce olduğu için ’’Arap ’’ olup olmadığı soruldu kendisine. Yine türkçesinde ki telafuzunda ki aksaklıktan dolayı  ’’ Kürt ’’ olup olmadığının sorulması üzerine, çok ’’ naif  ‘’ bir şekilde kendisinin kürt olduğunu söyledi Harun.

   İmtihanı yapan görevli askerler bu cevaba karşılık kendi aralarında bir süre mırıldandıktan sonra, nihai olarak Harun’a bir de matematik sorusu soracaklarını söylediler.

  Salondaki görevliler, sordukları matematik  sorusunda ; kağıt kalem kullanmadan ’’ 986 ’’ sayısını 4’e bölmesini istediler kendisinden.

  Harun sorulan bu soruyu çok hızlı bir şekilde ’’  246,5 ’’ olarak doğru bir şekilde cevapladı.

  Bu soruya böyle hızlı bir şekilde cevap verilmesine çok şaşıran görevliler Harun’a eve gidebileceğini ve kendisine en kısa zamanda bir cevap verileceğini söylediler.

   3 hafta sonra kendisine gelen mektupta, Harun’un imtihanı başarı ile geçtiğini fakat askeri okula başlamasının mümkün olmadığı yazılı idi.

  Bu alınan karar hakkında başka bir açıklama yapılamayacağı da ek olarak yazılmıştı mektupta.

   O yıllarda babası ve çevresindeki diğer büyükleri, alınan  böyle bir kararın verilmesine hiç bir anlam veremediler ve hep bir yanlışlık yapıldığı kanaati taşıdılar.

  Fakat bu kararın niçin böyle alındığını, sadece ve sadece Harun biliyordu ve bu karar onun bundan sonraki hayatına yön verecekti.

Kopenhag, 23. Nisan 2021

 
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments